Eğer kendimi tekrar edersem biri beni uyarır mı ki? biri artık monotonsun der mi? yeni şeyler üret yeni gözlemler yap diyen olur mu ki?
25 kasımdan beri yazıyorum yani 2 ay 23 gündür yazıyorum ve gittiği yere kadar karalayacağım bitti diyene kadar yazacağım ama eğer monoton olursam tekrarlarsam kendimi okuyanlardan biri söylesin ki açımı değiştireyim.
Çok uzakta değilim her zaman burdayım =)
18 Ocak 2008 Cuma
Bıraktığın gibi...
Bireysel olarak kontrol edemediğin neler var bu dünya da? Hangi olaylar senden istemsiz gelişiyor hayatında? Hâkim olamadıkların neler? Peki ya elinden gidenler kaybettiklerin ya da ayrıldıkların...
Peki, ayrılıp geri dönmek üzere söz verdiklerin... Ayrılık kaçınılmaz ama ya vuslat... Hasret olmadan vuslat olur mu? Ayrıldın ve senin hayatının çizgisi değişti. Yıllar geçti ve sen onu gördün... Konuştun sordun "hayat nasıl?" aldığın cevap "bıraktığın gibi"... Sen o kadar değer vermişsin yıllarca yeniden görmeyi hayal etmişsin ve böyle samimiyetten uzak defol dercesine bir cevap... Hiç bir olgu bırakıldığı gibi kalmıyor maalesef... Hiç bir insan bıraktığın gibi saf, temiz, hiç bir nesne bıraktığın gibi taze, aşınmamış, hırpalanmamış... Hiç bir şey bir şey elimizde değil aslında sadece yönünü değiştirebiliyoruz belki de biraz ivme veriyoruz. Ama şu kesin ki hiç bir olgu bırakıldığı gibi kalmıyor değişime uğruyor kaçınılmaz düzeyde...
Not: bugün ki ilham bu kadarmış belki tamamlarım daha sonra...
Peki, ayrılıp geri dönmek üzere söz verdiklerin... Ayrılık kaçınılmaz ama ya vuslat... Hasret olmadan vuslat olur mu? Ayrıldın ve senin hayatının çizgisi değişti. Yıllar geçti ve sen onu gördün... Konuştun sordun "hayat nasıl?" aldığın cevap "bıraktığın gibi"... Sen o kadar değer vermişsin yıllarca yeniden görmeyi hayal etmişsin ve böyle samimiyetten uzak defol dercesine bir cevap... Hiç bir olgu bırakıldığı gibi kalmıyor maalesef... Hiç bir insan bıraktığın gibi saf, temiz, hiç bir nesne bıraktığın gibi taze, aşınmamış, hırpalanmamış... Hiç bir şey bir şey elimizde değil aslında sadece yönünü değiştirebiliyoruz belki de biraz ivme veriyoruz. Ama şu kesin ki hiç bir olgu bırakıldığı gibi kalmıyor değişime uğruyor kaçınılmaz düzeyde...
Not: bugün ki ilham bu kadarmış belki tamamlarım daha sonra...
6 Ocak 2008 Pazar
hayat ne kadar kısa...
Her şey ne kadar kısa... bir sigara gibi adeta... Yanıyor, alevleniyor, kıvama gelip güzelleşiyor ve bitiyor... Tıpkı aşk gibi... Hoşlanılıyor, seviliyor, bağlanılıyor, doruk noktasına varılıp her şey harika oluyor ve bir taraf terk edip bitiyor... Aynı bir oyun gibi... Öğreniliyor, usta olunuyor ve bir bakmışsın bitmiş... Sanki spor gibi... Çaylak oluyorsun, profesyonel oluyorsun, iyi takımda ter döküyorsun ve bir de bakmışsın ki yaş geçmiş emekli olmuşsun... Aynı okul gibi... Anaokulu; her şey tozpembe, ilkokul; hafif sorumluluklar ama hala çocuk, ortaokul hala çocuk ama daha fazla şey biliyor, lise; ayak yerden kesilmeye başlar yavaş yavaş benlik kazanır sorumluluklarının farkına varır, üniversite; artık özgürdür ne yaparsa ceremesini çeker ve bununda sonu gelir kolektif ve aynı zamanda nispeten bireysel eğitim biter... Tıpkı bir gün gibi uyanır, çeşitli badireler atlatır ve uyur... Tıpkı bir kitap bir film gibi... Giriş yapılır ısınılır konuya, heyecan başlar ve sonuçlanır... Sanki tuvalet kâğıdı gibi monotonca görevini yapar ve karton silindiri görünür...
Örnekler çoğaltılabilir istendiğinde ama görünen o ki doğa ana kanunları "başla ve bit" komutlarını üzerine kurmuş "ilk ve son" "hasret, vuslat" "siyah, beyaz"...
Fakat bize bir seçme yetkisi tanımış. "arasını doldur koymuş" adını ve sen doğduğun bu "kokuşmuş ve saf" dünyaya geldiğinde başla komutunu vermiş. Bit komutuna kadar boşluğu doldur demiş ve sıra sıra noktalı yere sen istediğini yaz diye "iyi kötü" birçok alternatif koymuş. Yaşanacak güzel olaylar, nadide duydular, eşi bezersiz hisler bahşetmiş. Kötü olayları da koymuş kenara fakat seçme şansı tanımış. Ama unutmamalısın ki ne yaparsan yap mutlu olacağın bir yönde yürü. "keşke"leri azalt ve pişman olma dizginleri eline. Hayatının geri kalanını uzun vadeli yaşa. Sadece sen yoksun ve tren kalktı kimisi yakaladı kimisi kaçırdı yenisi gelir umudu içinde... Sen nerdesin? Hangi kompartımandasın? Kompartımanına isim ver... Hayalin sadece hayal olmasına izin verme kendine söz ver ve hatırla onu... Yakaladıysan treni ne mutlu... Peki yakaladın mı? Eğer kaçtıysa yenisini yarat sadece kendi trenin olsun ve önündeki rayları sen döşe... Ne duruyorsun ki yola çık...
Örnekler çoğaltılabilir istendiğinde ama görünen o ki doğa ana kanunları "başla ve bit" komutlarını üzerine kurmuş "ilk ve son" "hasret, vuslat" "siyah, beyaz"...
Fakat bize bir seçme yetkisi tanımış. "arasını doldur koymuş" adını ve sen doğduğun bu "kokuşmuş ve saf" dünyaya geldiğinde başla komutunu vermiş. Bit komutuna kadar boşluğu doldur demiş ve sıra sıra noktalı yere sen istediğini yaz diye "iyi kötü" birçok alternatif koymuş. Yaşanacak güzel olaylar, nadide duydular, eşi bezersiz hisler bahşetmiş. Kötü olayları da koymuş kenara fakat seçme şansı tanımış. Ama unutmamalısın ki ne yaparsan yap mutlu olacağın bir yönde yürü. "keşke"leri azalt ve pişman olma dizginleri eline. Hayatının geri kalanını uzun vadeli yaşa. Sadece sen yoksun ve tren kalktı kimisi yakaladı kimisi kaçırdı yenisi gelir umudu içinde... Sen nerdesin? Hangi kompartımandasın? Kompartımanına isim ver... Hayalin sadece hayal olmasına izin verme kendine söz ver ve hatırla onu... Yakaladıysan treni ne mutlu... Peki yakaladın mı? Eğer kaçtıysa yenisini yarat sadece kendi trenin olsun ve önündeki rayları sen döşe... Ne duruyorsun ki yola çık...
2 Ocak 2008 Çarşamba
Aklımızdan geçenlerle dudaklarımızdan dökülenler örtüşür mü hep ?
Aklımızdan geçenlerle dudaklarımızdan dökülenler örtüşür mü hep? Yoksa her zaman bir filtre ile mi dolaşmak zorundayız? Niye hep istediğimizi söyleyemeyiz birini kıracağımızdan mı yoksa birinin önüne geçip onu arkada bırakacağımızdan mı? Niye bunlardan korkarız çok mu paylaşmayı seviyoruz yoksa dozunda bencil olamıyor muyuz? Hep kendimizden mi ödün veriyoruz? Kendimizi sevemediğimizden ve sorumluluktan kaçtığımızdan mı gerçek yüzümüzü dış dünyaya insanlara açmıyoruz? Yoksa keşfedilip ortaya çıkıp şımaracağımızı mı düşünüyoruz? Yoksa insanların bizi angarya altına alacağından şüphe edip mi vuruyoruz ağzımıza prangayı? Aslında bilgimizi düşüncemizi paylaşmamak bencillik değil midir? "gerekli" insanlardan kaçarak "ben kendime yeterim" düşüncesi mi hakim? Bilinçaltımız bize bir oyun mu oynuyor? Yoksa test etmekten mi korkuyoruz? Doğruyu yanlış, yanlışı doğru mu görüyoruz? Doğduğumuzda elimize bir defter verildiğini ve yaptığımız iyi, kötü her şeyi istemsiz kaydettiğini unutuyor muyuz? Kumar oynadığımız farkında değil miyiz? İstediğimizi söylediğimizde ödül de alabiliriz yerin dibine de göçebiliriz? Bu riskten mi kaçıyoruz? Kaçıp öylece sıradan aynı zamanda istikrarlı bir hayat daha mı makul? İstikrar tekrar değil mi monotonluk değil mi? Çizgimizi ayarlayabildiğimizi unutuyor muyuz? Çemberimizin çapını istediğimiz gibi ayarlayabiliriz fakat yine başkalarının ayarlamasına izin veriyoruz? Toplum bizi mi arıyor ki onların normlarına uyalım? Düşüncelerimiz farklı değil mi? niye karşımızdakinin duymak istediğini söylüyoruz? Neden bu kadar soru üretiliyor? İstikrarlı bir yönde monoton hayat devam ederken niye sorulara ihtiyaç duyuluyor?
Çünkü aslında kendimiz için yaşadığımızı unutuyor ve başkaları için yaşadığımız varsayıyoruz dersi ebeveyn için çalışıyoruz. Parayı aile için kazanıyoruz. Neden kendimiz için bir şeyler yapmıyoruz? Biraz da kendimiz için yaşayalım bireysel aktivitelerden kaçıp bir nevi sorumluluktan kaçıp takım aktivitelerine yöneliyoruz çünkü alınacak sorumluluk bölünüyor ve daha az iş düşüyor oysa tek başımıza ayakta durabilecek gücü kendimizde bulduğumuzda yani istediğimiz söyleyip istediğimizi yaptığımızda daha özgür olmaz mıyız çünkü yaptığımızın ceremesini çekeriz ya da ödülünü alırız. Aldığımız risk oynadığımız kumar... Hep kumar oynamaz mıyız? Birine bir şey deriz cevabı bilmeden söyleriz cevap pozitif olduğunda mükâfatını alacağımızı negatif olunca onun altında ezileceğimizi biliriz... İnsanları özgür bırakmaktan, yalnızlıktan korkarız... Ama yalnızken yanımıza gelen dış dünya canlıları bizim dostumuz olur... Onlar özel olur kakara kikirinin önüne geçer bizi önemsedikleri sürece önemsenmeyi hak ederler ve bu onların mükâfatı olur... Kim gelir yanımıza yalnızken, kim hatırlar "iyi çocuktu bu" diye? Sadece dostlardan ibaretler... Onlar için nerdesin? Senin için onlar nerde senin düşüncelerin var düşündüğün kadar varsın hayallerin uğruna hayattasın... Şu an buradasın bunu okuyorsun fakat destende bir tek kart var o da hayatın... Sen çizersin sen kurarsın çemberini kim belirliyor? Sınırlarını kim çizdi? Sen çemberin kadar varsın ve sen çemberinin çapısın... o kadar büyüksün o kadar genişsin yaşam saatlerini sen belirler nefes ritmini sen belirlersin fakat sen bu kadar mısın yoksa fazlası olabileceğini mi "düşünüyorsun" ? Düşündüklerini neden engellersin? Serbest kalsın ve tepkilere bak belki kazanırsın...
Tanrı yaratırken ademi yanına havvayı vermiş, çiçeği vermiş poleni esirgememiş, cıvata demiş ardından somun demiş, fişi yaratmış priz lazım demiş ve sistemi kurmuş homo sapiens'i özgür bırakmış ama içine 3 karşı konulmaz dürtü bırakmış
Yemek içmek ve sevişmek... Dizginlerini kontrol edebilirsin ya da bunları bırakabilirsin ama düşüncelerinle elde edersin bunları dudaklarından döküldükçe gerçek olur... Sen hayattasın ve elinde sadece düşüncelerin hayallerin ve hayatın var sen istediğin gibi kullan bunları, bunlar üzerine savaşını ver kazanana kadar durma hayat senin sen şekillendir çemberini sen çiz düşüncelerin doğrultusunda dile geldikçe... Unutma ki kayıttasın ve zaman senin aleyhine işine yaracak şeyleri kullan ve bundan çekinme... Sen varsın ki hayatın var senin çevrende her şey fakat bu diğer hayatların senin için olduğunu göstermez... Hayallerin için çaba sarf et elde ettiğinde yetinmeyi bil... Şimdi hayatını yönlendirenleri ve bunun üzerine uygulamaları gör... Bilir rollerden biride köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek pöf noktalardan biri de bu... Hayatını yaşa istediğin gibi...
not: blogspot'un safığı tuttuğunda metinimin çoğu güme gitti arta kalanlar bunlar silinenler başka yazıda ortaya çıkar umarım kusuruna bakmayın bundan sonra tedbirimi alacağım...
not2: bu blogspotta öğrenmemem gereken çok bir çok şey daha var bu yazı 09 Aralık 2007 Pazar da yazıldı =)
Çünkü aslında kendimiz için yaşadığımızı unutuyor ve başkaları için yaşadığımız varsayıyoruz dersi ebeveyn için çalışıyoruz. Parayı aile için kazanıyoruz. Neden kendimiz için bir şeyler yapmıyoruz? Biraz da kendimiz için yaşayalım bireysel aktivitelerden kaçıp bir nevi sorumluluktan kaçıp takım aktivitelerine yöneliyoruz çünkü alınacak sorumluluk bölünüyor ve daha az iş düşüyor oysa tek başımıza ayakta durabilecek gücü kendimizde bulduğumuzda yani istediğimiz söyleyip istediğimizi yaptığımızda daha özgür olmaz mıyız çünkü yaptığımızın ceremesini çekeriz ya da ödülünü alırız. Aldığımız risk oynadığımız kumar... Hep kumar oynamaz mıyız? Birine bir şey deriz cevabı bilmeden söyleriz cevap pozitif olduğunda mükâfatını alacağımızı negatif olunca onun altında ezileceğimizi biliriz... İnsanları özgür bırakmaktan, yalnızlıktan korkarız... Ama yalnızken yanımıza gelen dış dünya canlıları bizim dostumuz olur... Onlar özel olur kakara kikirinin önüne geçer bizi önemsedikleri sürece önemsenmeyi hak ederler ve bu onların mükâfatı olur... Kim gelir yanımıza yalnızken, kim hatırlar "iyi çocuktu bu" diye? Sadece dostlardan ibaretler... Onlar için nerdesin? Senin için onlar nerde senin düşüncelerin var düşündüğün kadar varsın hayallerin uğruna hayattasın... Şu an buradasın bunu okuyorsun fakat destende bir tek kart var o da hayatın... Sen çizersin sen kurarsın çemberini kim belirliyor? Sınırlarını kim çizdi? Sen çemberin kadar varsın ve sen çemberinin çapısın... o kadar büyüksün o kadar genişsin yaşam saatlerini sen belirler nefes ritmini sen belirlersin fakat sen bu kadar mısın yoksa fazlası olabileceğini mi "düşünüyorsun" ? Düşündüklerini neden engellersin? Serbest kalsın ve tepkilere bak belki kazanırsın...
Tanrı yaratırken ademi yanına havvayı vermiş, çiçeği vermiş poleni esirgememiş, cıvata demiş ardından somun demiş, fişi yaratmış priz lazım demiş ve sistemi kurmuş homo sapiens'i özgür bırakmış ama içine 3 karşı konulmaz dürtü bırakmış
Yemek içmek ve sevişmek... Dizginlerini kontrol edebilirsin ya da bunları bırakabilirsin ama düşüncelerinle elde edersin bunları dudaklarından döküldükçe gerçek olur... Sen hayattasın ve elinde sadece düşüncelerin hayallerin ve hayatın var sen istediğin gibi kullan bunları, bunlar üzerine savaşını ver kazanana kadar durma hayat senin sen şekillendir çemberini sen çiz düşüncelerin doğrultusunda dile geldikçe... Unutma ki kayıttasın ve zaman senin aleyhine işine yaracak şeyleri kullan ve bundan çekinme... Sen varsın ki hayatın var senin çevrende her şey fakat bu diğer hayatların senin için olduğunu göstermez... Hayallerin için çaba sarf et elde ettiğinde yetinmeyi bil... Şimdi hayatını yönlendirenleri ve bunun üzerine uygulamaları gör... Bilir rollerden biride köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek pöf noktalardan biri de bu... Hayatını yaşa istediğin gibi...
not: blogspot'un safığı tuttuğunda metinimin çoğu güme gitti arta kalanlar bunlar silinenler başka yazıda ortaya çıkar umarım kusuruna bakmayın bundan sonra tedbirimi alacağım...
not2: bu blogspotta öğrenmemem gereken çok bir çok şey daha var bu yazı 09 Aralık 2007 Pazar da yazıldı =)
sıra sıra evler, blok blok gökdelenler...
Etrafımızda ne kadar çok ev var? Ne kadar çok bina, iş hanı var? Blok blok binalar içinde programlanmış insanlar... Herkesin mecburiyeti var dışına çıkmak ise çok zor... Alışılmışın dışına çıkmak çemberin çapını büyütmek... İnsanlar sürüdeki koyunlar gibi hareket ediyor sınıflandırılıyor ve benliğini bulamayan ve aidiyet duygusuna sahip olamayan fakat bu duyguya sahip olmak isteyen bilinçsizler ise bir güruha ait olmak için sınıf arıyor buluyor ona bürünüyor öyle yaşıyor... Kalıp kalıp düşünceler, bir kaç tip insanlar...
Oysa en başında böyle miydi? Her yer bomboş ve sahipsizdi. İsteyen istediği gibi yaşardı ve tek ihtiyacı bir mızrak, bir bakır bıçak ve iki çakmak taşı... Yeterli değil miydi? Yeterdi elbet peki o zaman neden bu açgözlülük? Amaç karnını doyurmak değil mi? zaten zaruri ihtiyaç listesi gayet azdır barınma, açlık hissini giderme ve cinsel dürtüler... Barınma için mağara vardı. Açlık hissi için mızrak ve çakmak taşı vardı. Sevişmek içinse her zaman olduğu gibi dişi ve erkek vardı. Fakat her şeyin amacı dışında kullanılması gibi ateşte amacının dışına çıktı ve kerpiç, beton, tuğla ve türevi olgular doğdu. Ham maddeyi üst üste dizdi üstünü kapattı ve ev oldu zaten her yer boş...
3 domuz ve kurdu herkes bilir. Hani şu samandan ev, tahtadan ev ve betondan ev yapan domuzlara kurdun gelip üfürmesini anlatan...
Gezegenin bomboş olduğunu düşünürsek kimse kimseye çomak sokmadan yaşıyorlardı ve samandan ev bile yeterliydi... Ama açgözlülük sayesinde bu yeterlilik durumu alaşağı edildi ve önce tahtadan olmalı düşüncesine kapıldı insanoğlu... Bu yeterken daha lüks daha üst sınıftan olma uğruna betonu aradılar ve buldular... Şimdi her şey güzel görünüyordu...
ta ki aç gözlülüğün son noktası buharın işe karışmasına kadar... Sanayi devrimi denmiş emek ve alın teri arka plana itilmişti... Ve emperyalizm ile kapitalizm düşüncelerinin tohumları atılmıştı... Buharında etinden sütünden derisinden faydalanıp tükettikten sonra toprak altına bir boru ve hop! Petrol... Sınırlar zorlanıyordu ama hala gezegen ses etmiyordu... Şimdi her şey daha iyiydi... Görünüşte... E=mc.mc, ampul, elektrik, telgraf, silah, barut, thompson, sten, mp44, otomobil... Lüks markalı gaz lambaları, 45'lik plaklar, özgür akımlar, kocaman radyolar, siyah beyaz televizyonlar, çizgi romanlar, teksas, tom miks, zagor... comodore 64, atari, amiga, ahizeli ve gelişmiş telefon, internet, moda akımları, etlerin pazarlanması, yaşam kalım olguların tek olduğu düşüncesi, şehvet, uçak, tank, keleş, mayın, petrol ve nükleer güç... Ötesi ne? Gezegen dışı... Uzay mekiği, hubble, uydular, gps, samanyolu, galaksi ötesi, robotlar... Bunların peşinde artık insanoğlu... Fakat beni etkileyen ne umurumda mı mars venüs satürn... Peki, senin peki onun umurumda mı? bizi etkiler mi ki yoksa sadece güç ve açgözlülük duygularının tatmini mi...?
Oysa en başında böyle miydi? Her yer bomboş ve sahipsizdi. İsteyen istediği gibi yaşardı ve tek ihtiyacı bir mızrak, bir bakır bıçak ve iki çakmak taşı... Yeterli değil miydi? Yeterdi elbet peki o zaman neden bu açgözlülük? Amaç karnını doyurmak değil mi? zaten zaruri ihtiyaç listesi gayet azdır barınma, açlık hissini giderme ve cinsel dürtüler... Barınma için mağara vardı. Açlık hissi için mızrak ve çakmak taşı vardı. Sevişmek içinse her zaman olduğu gibi dişi ve erkek vardı. Fakat her şeyin amacı dışında kullanılması gibi ateşte amacının dışına çıktı ve kerpiç, beton, tuğla ve türevi olgular doğdu. Ham maddeyi üst üste dizdi üstünü kapattı ve ev oldu zaten her yer boş...
3 domuz ve kurdu herkes bilir. Hani şu samandan ev, tahtadan ev ve betondan ev yapan domuzlara kurdun gelip üfürmesini anlatan...
Gezegenin bomboş olduğunu düşünürsek kimse kimseye çomak sokmadan yaşıyorlardı ve samandan ev bile yeterliydi... Ama açgözlülük sayesinde bu yeterlilik durumu alaşağı edildi ve önce tahtadan olmalı düşüncesine kapıldı insanoğlu... Bu yeterken daha lüks daha üst sınıftan olma uğruna betonu aradılar ve buldular... Şimdi her şey güzel görünüyordu...
ta ki aç gözlülüğün son noktası buharın işe karışmasına kadar... Sanayi devrimi denmiş emek ve alın teri arka plana itilmişti... Ve emperyalizm ile kapitalizm düşüncelerinin tohumları atılmıştı... Buharında etinden sütünden derisinden faydalanıp tükettikten sonra toprak altına bir boru ve hop! Petrol... Sınırlar zorlanıyordu ama hala gezegen ses etmiyordu... Şimdi her şey daha iyiydi... Görünüşte... E=mc.mc, ampul, elektrik, telgraf, silah, barut, thompson, sten, mp44, otomobil... Lüks markalı gaz lambaları, 45'lik plaklar, özgür akımlar, kocaman radyolar, siyah beyaz televizyonlar, çizgi romanlar, teksas, tom miks, zagor... comodore 64, atari, amiga, ahizeli ve gelişmiş telefon, internet, moda akımları, etlerin pazarlanması, yaşam kalım olguların tek olduğu düşüncesi, şehvet, uçak, tank, keleş, mayın, petrol ve nükleer güç... Ötesi ne? Gezegen dışı... Uzay mekiği, hubble, uydular, gps, samanyolu, galaksi ötesi, robotlar... Bunların peşinde artık insanoğlu... Fakat beni etkileyen ne umurumda mı mars venüs satürn... Peki, senin peki onun umurumda mı? bizi etkiler mi ki yoksa sadece güç ve açgözlülük duygularının tatmini mi...?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
